SAFİYE EROL

...bir göktaşı gibi ebediyetten ve âdeta başka bir âlemden kopup düşen bu kadın...

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Makaleler Makaleler TASAVVUFUN LEHİNDE VE ALEYHİNDE

TASAVVUFUN LEHİNDE VE ALEYHİNDE

E-posta Yazdır PDF

Evvelki sohbette Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nden bahsetmiştim. Günler geçti, başka mevzua döneyim dedim, ne mümkün… Öyle latif bir çehreye gönülden nazar etmek güneşe bakmak gibi oluyor, insan sonradan gözünü kapasa da yine o ateş tekerleği görmekten kendini kurtaramıyor. İşte bana böyle bir hal oldu: Tasavvufa meyletmemiş dahilere başvurdum ve onların derinliğinde yine mistik ruhun yalımına rastladım. Alman şairi Goethe tasavvuf aleyhtarlarının belli başlılarından biri olarak bilinmiştir. Gerçi Pakistanlı şair merhum Muhammed İkbal –maalesef ele geçiremediği- “Peyam-ı Maşrık” adlı eserinde Hz. Mevlana ile Goethe’yi semavi bir mülakatta birleştirmiş ve ikisi arasındaki ayniyeti ilan etmiş. Goethe kendisi tasavvuf eserlerini birkaç kifayetsiz tercümecikten değil de daha esastan tetkik etseydi, hele bir ayin ve semaa şahit olabilseydi böyle bir mutabakat ilanını belki de onun kendisinden duyardık. Ne olursa olsun, beşere damgalarını vurmuş büyük ruhlar arasında inkar edilemeyecek bir aile benzerliği gibi bir benzerlik var. Goethe sanatın sırrını şöyle tahlil ediyor: “Sanat gözle görülen mevcudun gizlediği hürriyete keşif ve rümuzu tesbit edebilmek hüneridir.” – Eğer tasavvuf diliyle konuşsa ve “Varlıkların aslı, Hakk indindeki ayan-ı sabitedir.” demiş olsa ne icap edecekti? Yine Goethe “Olgun insan kendi zatını kendine alakor, fakat irfanını halka bezleder. Olgun insanın alameti şudur ki artık o kimseye muhtaç değildir, herkes ona muhtaçtır.” demekle İbrahim Hakkı’nın “Gönlünü Hakk’a tahsis et, bedenini halka ver. Gına ve istiğna ehli ol.” düsturunu harfi harfine teyit etmiyor mu? Sayısız patlaklarla bile hızını alamayan bir yanardağ misali Goethe, ömrü boyunca aşk ile yandı kavruldu. Yetmiş dört yaş gibi artık durulma çağından başka bir şey olmayacak devrede bile on yedi yaşında bir asilzade kızına gönül verdi. İmkansızlığın keskin kancasına takılmış rakik canlar gibi çırpındı. Sıhhatini tehlikeye düşüren sürekli buhranlardan sonra meşhur Marienbad mersiyelerini yazdı. Kendi ruhunun bestelediği mucizevi bir musiki ile kurtuluşa erdi. Ayrılıkların hazin destanını üfleyen neyden başka insanoğluna ne teselli var ki?... İşte tasavvufun aleyhindeki dilleri söyleteyim diye yola çıkmışken ben daha ilk adımda bu yanık sesleri duydum.

Fransız esprisi Alman’ınkinden hem daha maddi, hem çok aşırıdır. Anatole France Thais adlı eserinde her milletten, her inançtan bilginleri karşı karşıya getirip (kemale ermenin şartları) hakkında türlü görüşleri çarpıştırıyor.

Zenothemis: “Ben böyle düşünürüm ki ilim ve fikir, idrak yolunu iptidai kademeleridir. Ebedi hakikatlere insan ancak ve ancak vecd halinde ulaşabilir.”

Hermodorus: “Haklısın Zeno! Ama senin dediğin mertebe yalnız ruh-ı revana müyesser olur. Çünkü insan üç tabakalı mahluktur: bir tabaka maddi vücut, bir tabaka ruh-ı hayvani ki esiri maddeden terkipli olmakla beraber yine de madde sınıfına dahildir. Üçüncüsü ise ölümsüz sıfatlı ruh-ı revan. Ruh-ı revan maddi vücut binasını terk ile ruh-i hayvani bahçelerinden uçarak geçip Allah’a kavuşursa ölmeden ölmek sırrına erer ki biz buna doğmadan yaşamak da diyebiliriz. İşte parçacık olmaktan çıkmak, bütünde bütünü tatmak keyfiyeti.”

Nikias: “Harkulade!... Fakat doğrusunu söyleyeyim mi dostum. Hermodorus senin nazariyeni dinlerken ben varlıkla yokluk arasındaki farkı kaybeder gibi oluyorum; ebediyet sanki adem yerini tutuyor, yani ikisi de ele gelir şeyler değil. Kemal mertebesi galiba pek pahalıya mal oluyor, onu kazanmak için insanın kendi tamamını harcaması, daha doğrusu var olmaktan vazgeçmesi icap edecek. Ne acı bir nasip! İlle kemâl mertebesi ispat edeceğiz diye yeni filozoflar da Allah’ı dünyadan tecrit ede ede yok ettiler ya…”

İşte Fransız dehası Yunan felsefesinin şüpheci kolundan Niklas’ı böyle konuşturuyor. Belki de espri uğruna yapılmış bir fedakarlıktır. Yoksa mistiklerin ne hayatında ne de eserlerinde anlaşılamayacak cihed yoktur. Nitekim Erzurumlu hazret izah ediyor: “İster dağ başı mağarasına kapanan veli, ister millete hitap eden nebi olsun hepsinin gayesi halka hizmettir.