SAFİYE EROL

...bir göktaşı gibi ebediyetten ve âdeta başka bir âlemden kopup düşen bu kadın...

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Röportaj
Röportaj

Safiye Erol İle Bir Röportaj

E-posta

BİR RÖPORTAJ

Ciğerdelen müellifi Safiye Erol Diyor ki:

“Henüz on üç yaşındayken içime büyük bir romancı olmak arzusu dolmuştu. Bir gün ecnebi olan profesörüm bana “
Sen Türklerin Selma Lagerlöf’ü olacaksın!” demişti. Almanya’dan İstanbul’a döndükten sonra ilk eserim Kadıköyü’nün Romanı'nı 1935’te neşrettim .”

“Hiç unutmam henüz on üç yaşımdayken içime büyük bir romancı olmak arzusu doğdu.”


Ciğerdelen
müellifi Safiye Erol ricam üzerine sanat hayatını tarihçesini çizmeye başlarken söylediği bir sözü perçinlemek ister gibi durdu.

Biraz dalgın bakışında; içte, hele böyle en körpe ve masum çağda doğan arzunun sebeplerini aramak zahmeti beyhudedir, der gibi bir mana vardı.


Ama ben yine sordum:

-Çocukça bir arzu… O zaman tahakkuk edeceğine inanır mı idiniz?

- Hatta o zamandan da çok evvel… Dört beş yaşındayken Etrafımdaki çocuklar arasında aynı hizada kalmak ağırıma giderdi. Onlardan ayrılmak ayrı bir müstesna bir mevkide görünmek isterdim. Hatta bir rüya görmüştüm; Bir sabah vakti… Yeşil dallar şebnemlerle bezenmiş… Yanımda ben yaşta çocuklar, fakat sade benim başımda bir bizanten tac parıldıyor.


- O çağlarda yazıyı sever miydiniz?


- Alman mektebinde okuyordum. Tahrir vazifesinde daima birinci gelirdim.


- Sonra?


- 1918’de on üç yaşındayken Almanya’ya gittim. Ortayı, liseyi ve üniversiteyi orada bitirdim. Münih Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat şubelerini tamamladıktan sonra 1927’de doktoramı yazdım. Ertesi sene 8,5 yıllık bir ayrılıktan sonra İstanbul’a döndüm.


- Almanya’dayken de günün birinde roman yazacağınız aklınıza gelir mi idi?


- Bir profesörüm benden evvel bunu aklıma getirmişti… Bir gün bana “Sen Türklerin Selma Lagerlöf’ü olacaksın.” Demişti. Fakültenin birinci sömestırındeyken ilk yazımı bir Alman mecmuasına neşretmiştim.


- Neydi?


- Leyla ile Mecnun… Bir büyücü masalı yazmıştım. Fakat tahsil ile meşgul olduğum için kendimi yazıya fazla veremezdim.


- İlk romanınız;


- Bir hayli sonradır, İstanbul’a geldikten sonra birkaç sene çalıştım. Evlendim. O zaman Milli Mecmua çıkıyordu. Orada Safiye, Sami, Dilara imzalarıyla ilk Türkçe yazılarım intişar etti. Bunlar küçük hikayeler tercümeler falandı. İlk romanımın üstünde üç dört yıl çalışmış olduğum Kadıköyü’nün Romanı’dır ki 1935’de Vakit gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap halinde çıktı.


- Bu romanı hala sever misiniz?


- Hala… Mevzuunu hayattan almış ve benim gönlümün bağlandığı Kalamış’ı yaşatmış oluşu bu romanıma karşı sevgimi devam ettirir.


- İkinci romanınız?


- 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen Ülker Fırtınası…


- Bunu nasıl neşrettiniz?


- Basbaya… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nadi Bey’in kapısın çaldım. “Bir romanım var” dedim. Aldı “Hele bir okuyalım” dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses seda çıkmadı. Gittim “Geri verin” dedim. Vermediler sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nadi Bey’e Serkl Doryan’da rastgelmiştim. “Yarın kitabımı verin artık” dedim… Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938’de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.


- Sonuncusu?


- En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.


- Niçin en çok sevdiniz?


Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…


- Deldi… Deldi de ondan, diyor ve ilave ediyor:


- Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.


- Niçin?


- Feylosof Niezsche’nin bir sözü vardır: “Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar” der.


- Bu da aldı mı?


- Aldı… Aldı hem de nasıl…


- Demek Ciğerdelen sizi korkuttu?


- Hayır… Korku yok… Su testisi su yolunda kırılır…


Ve bir lahza şöyle gözlerini süzerek, “A adam sen de!” der gibi dudaklarını büküyor.


- Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.


- Ama zayıflamak, hele bayılmak fena…


- Ne zararı var… Dedim ya su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…


- Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?


- “Yedi Peçeli” babında ve kitabın son babında…


- Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?


- Onun da fevkinde.


Sanatkarın bir hadiseyi bir macerayı yaşam tarzı, şahsi yaşayışının fevkindedir. Ben bir eserimde bir aşk hicranını tarif ederken o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım.


- Su testisi diyorsunuz?, Çabuk kırılmasa bari…


Merak etmeyin der gibi bir hoş tebessümle gözlerimin içine bakıyor:


- Niçin itiraf etmeyeyim: Ben gayet fatalist’im bu cemiyetin bana ne kadar zaman ihtiyacı varsa o kadar zaman yaşarım ben… Fazlasına da zaten lüzum yok…


- Şimdi ne hazırlıyorsunuz?


- Dördüncü romanımı… Üç dört senedir çalışıyorum. Bir seneye kadar tamam olur… Vakıa aradan hayli zaman geçti. Ama dinlendik… paraları bitirdik, artık harcayabiliriz…


- Adı ne?


- Benden başka bilen yok…


- O kadar sır mı?


- Bir sır, halvet havası içinde çalışırım ben…


- Yazı yorar mı?


- Yorar… Bazen asabım bozulur, yemek yiyemem. Çalışma zamanım belli olmaz. Ev kadınlığı vazifelerim de var. Ancak yazarken kimseyi yanımda istemem, kapanırım. Birkaç sigara… İşte o kadar…


- Bu günkü Türk romanını nasıl buluyorsunuz?


- Çok zayıf. Hani eser?


- Neden yok, neye hamlediyorsunuz?


- Bilmem… O tarafı beni alakadar etmez. Çünkü sanatkarın vazifesi değildir. Eser yok. O malum. Ama niçin yok, onu bilmem.


- Hiç mi yok?


- Yenilerden Abdulhak Şinasi Hisar…


- Eskilerden?


- Yakup Kadri….


- En çok ne okursunuz?


- Felsefe… Türkçe, tarih, tasavvuf edebiyatı. Halk edebiyatı, divanlar, masallar…


- Bunlar arasında en sevdiğiniz?


- Yunus Emre’yi tercih ederim.


- Nasıl vakit geçirirsiniz?


- Evimle meşgulüm… Eskiden spor yapardım. Şimdi yasak… Okurum


- Sinema. Tiyatro?


Eliyle bir işaret yaparak “hayır” demek istiyor ve:


- Konser… diyor. Alafranga ve alaturka müzik… Ancak alaturkada solo sevmem… Bilhassa hanımları…


Birden bire ağzından kaçırmış olduğuna pişman, hemen masanın üstündeki şeker tabağına uzanarak:


- Hanımları karıştırmamak şartıyla bir şeker, yazmayın kuzum…


- Peki, diyorum, ama hanımlar derken, aklıma geldi, bir romancı olarak Türk kadınını nasıl buluyorsunuz?


- İyi… Tam değil, fakat iyi…


Yüzüme bakarak duruyor:


- Erkekleri sormuyorsunuz… Söyleyeyim mi?


- Tabii… Buyurun…


"Nafile, geç…" der gibi elini sallayarak:


- Böyle buluyorum, amma kabahatli bulmuyorum… Erkekler bu gün zaruretlerin ilcasiyle iyi bir durumda değillerdir. Müşkül bir durumdadırlar. Kendini henüz bulamamıştır, içtimai ve ferdi benliğini tamamıyla müdrik değildir. Kadın daha iyidir. Lakin bu bir geçittir. Düzelir.


- Okuyucularınızla temasınız var mıdır?


- Olmaz olur mu? Bazen kapıyı çalarlar tanışmak istiyoruz diye gelirler. Fakat beni en ziyade mütehassis eden, bir gün bir müessesede otururken, kahve ocağındaki çocuk geldi, heyecanla elimi öptü. Meğer kariim imiş. Halk tabakasında böyle anlayış gördüğüm zaman cidden seviniyorum.


- Yeni dille aranız nasıl?


- Tanımıyorum öyle bir şey… Benim bir ana dilim var. Başkasını bilmiyorum.


- Romanlarınızı yazarken hiçbir tesir altında kaldınız mı?


- Evet… Alman romancısı Yakob Wasserman’ın üslubunun tesiri altında kaldım.


- Nasıl oldu?


- Bu üslup sahibinin mizacı devran-ı demi, şiddet ve ihtirası bana en uygun geliyor. Onu okurken bunu hissediyorum ve yazarken gayr-ı iradi bu hissin tesiri altında kalıyorum.


Ciğerdelen müellifine son sualimi soruyorum:


- En çok neye düşkünsünüz?


- Hürriyet ve İstiklal


- Kayıtsız şartsız mı?


- O kadar ki, hürriyetimi, ne de olsa tahdid edecek diye, şöhretten bile korkuyorum…