SAFİYE EROL

...bir göktaşı gibi ebediyetten ve âdeta başka bir âlemden kopup düşen bu kadın...

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Ketaki Çiçeği

E-posta Yazdır PDF

Nazân Yeşim
18/10/1964 Milliyet gazetesi

Üç hafta evvel hayata gözlerini yuman değerli kadın romancımız Safiye Erol, Almanya'daki tahsili sırasında tanıştığı Hindistan'lı hürriyet mücahitlerinden pek meşhur bir gençle çılgınlar gibi seviştiği halde bir türlü evlenememişti, çünkü...

Vatanını aşka tercih etmişti...

Bu olağanüstü hâtıranın yalnız kendi hafızasında kalmasına gönlü razı olmayan yazar, eserlerinde de dâima hep bu macerayı canlandırmaya çalıştı...

KETAKİ adı büyük Hint efsanelerine karışmış küçücük bir aşk çiçeğidir, yalnız Hindistan'da açar. Akıl İlâhı Brahma bir gün ilahlarla bahse girmiş ve onlara, ebediyetler içinde sefer ederek aşkın sonuna ereceğini ve böylece en gizli mânasını bulacağını iddia etmiş, hiç kimsenin inanmamasına rağmen, bu maksatla yola çıkarak aşk yangınında menziller almıştı. Yazık ki bu çetin imtihanın, bu harikulade maceranın sonuna yetemedi, yeni gerçekler elde etmeye takati kalmadı.

Ketaki çiçeği, aşk gerçeğinin son menziline varmış, ilah Brahma’nın yarıda kaldığı yollardan yorgun, perişan fakat büyük bir zafer havasıyla dönüyordu. İlah  Brahma  büyük bir şaşkınlıkla ona sordu:

Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz vücudunla bu yangına nasıl dayandın?

Ketaki çiçeği:

“Ey şanlı Brahma” dedi, “Bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”

Böylece başlayan konuşma uzun sürdü. Nihayet  Brahma, ilahlara mahçup düşmektense yalan söylemeyi uygun buldu ve: “Evet, aşkın son menziline kadar gittim ve bütün gerçekleri öğrendim.” diye ısrar etti. Bu yalana ketaki çiçeğini şahit tuttu. Daha evvel onu kandırmış ve yalancı şahitlik için razı etmişti. İlahlar inanmaz ifadelerle Brahma’ya, pekâlâ, o gidilmez yerlere gittiğinde neler gördün, diye sordukları zaman, akıl ilâhı, onlara nefis aşk masalları okudu. Bütün bunları o küçücük Ketaki çiçeğinden dinlemişti. Zamanlar boyu süren sohbetlerinde, Ketaki, aklın temsilcisine gördüklerini, “Ben, ölüm diyarlarından diri olarak geçtim, o kadar sonuna vardım ki, ateşin içinde, ateşin bile artık bilmediği eski bir hatırayı bularak onunla gıdalandım, bunu yapabilecek kadar küçük, gene o kadar sevdalıydım.” diye efsunlar okumuştu. Sonunda da, “Fakat ey koca ilâh, ben bu efsunun tamamını sana okuyamam, işte yer yüzünde bir çoban kaval çalıyor, sen aşkın üst tarafını bu musıkide ara” demişti.

Brahma’nın ağzından bütün bunları dinleyen ilah Şiva, yalanların önünde gazaba geldi ve..

“Yazık sana ey Akıl Tanrısı, yalan söyledin, sana beddua ederim ki” dedi. “Hindistan’da adına hiç bir tapınak yapılmasın! Sana gelince ey çiçek, ey yalancı şahit, benim mâbetlerimin aşk âyininde dünyalar durdukça sen adanmayacak, bulunmayacaksın.”

Kıymetli romancımız Safiye Erol hanım, sigarasını ağır ağır kül tablasına bastırmış:

“İşte ben...” demişti “Tıpkı ketaki çiçeği gibi, yaşadığım o en büyük insanlık macerasını Akıl tanrısı Brahma’ya anlatırmış gibi, insan kardeşlerime anlatarak, Ketaki çiçeğinin cüretini gösterdim. Bunu yapmaya mecburdum, çünkü ölüm diyarından diri olarak geçmiş, kolayca yaşanamayan bu hârikalı denemeyi tek başıma ve en güç yoldan başarmıştım. Bunun sadece benim hafızamda kalması haksızlıktı. Tabiatta bile, tohumluk başkadır, yemlik mal başka, tohumluk hepsinden evvel filiz verir. Gürbüz gider, onun içi içine sığmaz. O kendi bereketini bir kaç sayılı meyvede ifade edemeyeceği için tohuma kaçar, bunu kalabalıklarla paylaşır. Ketaki çiçeğinin ve insanlara sanat yolu ile bir şeyler söylemek isteyenlerin macerası işte budur.”

KÜÇÜK BİR KIZ

Safiye Erol hanım, vaktiyle Almanya'ya okumak için gönderildiği zaman on üç yaşındaymış. Orada on beş sene kalmış, şarkiyat doktorası yaparak memlekete dönmüş. Güzelmiş, cesurmuş, klasik Şark ve Garp dillerini, Almancayı, Fransızcayı öğrenmiş, o son derece terkipli zekası ile memleketinin, nerede durursa ve yüzünü nereye döndürürüse ışığa kavuşacağını yakın yakın görmüş.

O zamanlar Almanya’da tanıdığı ve Hindistan’ın hürriyet mücahitlerinden pek meşhur bir Hintli genç, Safiye Erol hanımın körpe hayatında fırtınalar estirmiş. Onu, Brahma’nın bile tamamlayamadığı bir yolculukta erişilmez güzelliklere uçurmuş.

Evleneceklermiş... İkisi de bu aşkla mekteplerini bitirmişler. Genç hürriyet mücahidi bir gün: “Haydi” demiş, “memleketime gidelim, orada, onların bana ihtiyacı var, benim de sana ihtiyacım büyük!”

Yıllardır bu dâvetin şevki ile yaşayan genç kız, “Hayır” diye cevap vermiş, “benim memleketime gidelim, orada, onların da bana ihtiyacı var, benim de sana!

Sonun da yangın ikiye bölünmüş, biri Delhi’ye, öbürü İstanbul’a doğru, ömürleri boyunca dinmeyecek bir hasret ve ateşle yola çıkmışlar...

Ne var ki, insan bir kere böylesine sevince, artık her güzellikte, her mümkünde, her  tebessümde, ekmek kokusunda, yağmur serinliğinde hep o sevdiğini görüyor, onu bulup onu seviyor. İşte o küçük ketaki çiçeği gibi tam aşkla birleşiyor.

YARIM GÜN

Evet aradan yıllar geçtikten sonra Safiye Erol, tahsil hayatının en güzel günlerinin geçtiği o puslu Alman şehirlerinden olacak, hatıraların küllenmiş varlığından habersiz, şen ve âsude... aylarca dolaştıktan sonra, birgün, birden kabarıverecek: “Şurada, şu gördüğüm binada, mutlaka yine o pansiyon odasındadır...” diye koşacak, titreyen ellerini zilin üzerinden bir türlü çekemeyecekti.

Kapıyı açan sâkin Alman kadını bir yangın halinde önünde duran misafiri derhal tanıyacaktı. “Bu evin bütün duvarları resimlerinizle dolu”

- Ama o, o nerede?

- Bu sabah yedi buçuktaki uçakla Hindistana gitti, acele çağırdırlar...”Demek ki yarım gün evvel uyansa imiş... Ama bu işlerin "demek ki"si olmaz ki... Nitekim aynı gün Safiye Erol da memleketten bir telgraf alacaktı: “Atatürk öldü, hemen gelin.”

“- Vatan çağırınca ne denir?” derdi. İki dönüm noktasında bu da böyle oldu.

Safiye Erol’un şahsiyetini yapan sırrı burada aramalıdır.

CESARET

Ciğerdelen isimli romanında iç müstakil efsane vardır. Sarısipahiler, yedi peçeli ve Ciğerdelen efsaneleri. Türkçe, bugünkü imkanlarımız içinde bile usta bir ele düşünce ne seviyede bir musıki haline geliyor,  bunu görmek için olsun bu efsaneleri okumak ve çocuklarımıza da okutmak gerektir.

Onun “Dineğri Pazarı” isimli romanı ise kadın kişinin ezeli macerasını bütün çıplaklığıyle dile getiren bir cesaret örneğidir. Cesaret ediyorum: kadın kısmının aşk ve topyekün hayat karşısındaki zaaflarını açık açık yazmak herşeyden evvel insanın kendine karşı kullandığı bir cesaret ve açıklık meselesidir.

Üç hafta evvel, tatlı bir cuma sabahıydı, Safiye Erol ölmüş dediler.  Nasıl da rahat nasıl da olur şeylerden bahsedermişçesine konuşuyorlardı. Üç gün evvel beraberdik. Yeni bir kitabın planlarından bahsediyordu. Canlı, nazik, şevkliydi. Aramızda bu şevk daha da artıyordu. “Sizler” derdi “bana hep, üniversite hayatımı yaşıyormuşum hissini veriyorsunuz.”

ÇOK ŞEY

Müstesna bir hayvan dostuydu. Kedileri nasıl şahsiyet sahibi birer varlık olarak sevdiğini, her zaman hayranlıkla seyretmiştim. Bu dalga dalga dökülen cömert bir inanışın ve anlayışın sadece bir safhasıydı.

Bunca yıllık Avrupa’daki hayat, ondan belirli Rumelilik konusunu alamamıştı. Keşanlıydı ve bazen öyle bir Keşanlı olurdu ki, bu derece mahalli bir canlılığı nasıl muhafaza etmiş olduğuna hayretle bakardım.

Ben şahsen çok, ama çok yakından tanıdığım Safiye hanımın hayat tarzından ve hayat felsefesinden çok şey öğrendim. O benim hocalarımdan biriydi diyebilirim.

Ama neden insanlar bu derece anlayışsız ve vefasız bilemiyorum. Bunu ona sorsaydım bana, insan kardeşlerine tan etme, bir anlayışsızlık varsa sendedir, diye cevap verecekti.

Ben düşünüyorum ki, Safiye Erol hanım gibi bir kıymet hayatımızdan büsbütün çekildiği zaman, kimsenin sesi çıkmasa bile, hiç değilse o, bir kadın, bir hanımefendi olduğu için ve bize pek güzel eserler kazandırmış bir romancımız diye, bilhassa kadın teşekkülleri ve sanat çevreleri onunla ilgilenmeliydi...

Ketaki çiçeği bile hayat macerasını bu kadar sessiz sedasız yaşayıp insanlığın ufkundan böylesine sessiz çekilmemişti. Bu sessizlikte ben, kaygusuzluğumuzun kadirbilmezliğimizin çizgilerini görüyor ve buna içerliyorum.

Nazân Yeşim

18/10/1964 Milliyet gazetesi

Üç hafta evvel hayata gözlerini yuman değerli kadın romancımız

Şafiye Erol, Almanya'daki tahsili sırasında tanıştığı Hindistan'lı

hürriyet mücahitlerinden pek meşhur bir gençle çılgınlar gibi

seviştiği halde bir türlü evlenememişti, çünkü...

VATANINI, AŞKA

tercih etmişti...

Bu olağanüstü hâtıranın yalnız kendi hafızasında kalmasına gönlü razı olmayan yazar, eserlerinde de dâima hep bu macerayı canlandırmaya çalıştı...

KETAKİ adı büyük Hint efsanelerine ka­rışmış küçücük bir aşk çiçeğidir, yalnız Hin­distan'da açar. Akıl İlâhı Brahma bir gün ilahlarla bahse girmiş ve onlara, ebediyetler içinde sefer ederek aşkın sonuna erece­ğini ve böylece en gizli mâ­nasını bulacağını iddia et­miş, hiç kimsenin inanma­masına rağmen, bu mak­satla yola çıkarak aşk yan­gınında menziller almıştı. Yazık ki bu çetin imtiha­nın, bu harikulade macera­nın sonuna yetemedi, yeni gerçekler elde etmeye ta­kati kalmadı.

Ketaki çiçeği, aşk gerçeğinin son menziline varmış, ilah Brahma’nın yarıda kaldığı yollardan yorgun, perişan fakat büyük bir zafer havasıyla dönüyordu. İlah Brahma büyük bir şaşkınlıkla ona sordu:

- Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz vücudunla bu yangına nasıl dayandın?

-

Ketaki çiçeği:

- “Ey şanlı Brahma” dedi, “Bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”

Böylece başlayan konuşma uzun sürdü. Nihayet Brahma, ilahlara mahçup düşmektense yalan söylemeyi uygun buldu ve: “ Evet, aşkın son menziline kadar gittim ve bütün gerçekleri öğrendim.” diye ısrar etti. Bu yalana ketaki çiçeğini şahit tuttu. Daha evvel onu kandırmış ve yalancı şahitlik için razı etmişti. İlahlar inanmaz ifadelerle Brahma’ya, pekâlâ, o gidilmez yerlere gittiğinde neler gördün, diye sordukları zaman, akıl ilâhı, onlara nefis aşk masalları okudu. Bütün bunları o küçücük Ketaki çiçeğinden dinlemişti. Zamanlar boyu süren sohbetlerinde, Ketaki, aklın temsilcisine gördüklerini, “Ben, ölüm diyarlarından diri olarak geçtim, o kadar sonuna vardım ki, ateşin içinde, ateşin bile artık bilmediği eski bir hatırayı bularak onunla gıdalandını, bunu yapabilecek kadar küçük, gene o kadar sevdalıydım.” Diye efsunlar okumuştu. Sonunda da, “ Fakat ey koca ilâh, ben bu efsunun tamamını sana okuyamam, işte yer yüzünde bir çoban kaval çalıyor, sen aşkın üst tarafını bu musıkide ara” demişti.

Brahma’nın ağzından bütün bunları dinleyen ilah Şiva, yalanların önünde gazaba geldi ve..

“Yazık sana ey Akıl Tanrısı, yalan söyledin, sana beddua ederim ki” dedi. “Hindistan’da adına hiç bir tapınak yapılmasın! Sana gelince ey çiçek, ey yalancı şahit, benim mâbetlerimin aşk âyininde dünyalar durdukça sen adanmayacak, bulunmayacaksın.”

Kıymetli romancımız Safiye Erol hanım, sigarasını ağır ağır kül tablasına bastırmış:

“- İşte ben...” demişti “Tıpkı ketaki çiçeği gibi, yaşadığım o en büyük insanlık macerasını Akıl tanrısı Brahma’ya anlatırmış gibi, insan kardeşlerime anlatarak, Ketaki çiçeğinin cüretini gösterdim. Bunu yapmaya mecburdum, çünkü ölüm diyarından diri olarak geçmiş, kolayca yaşanamayan bu hârikalı denemeyi tek başıma ve en güç yoldan başarmıştım. Bunun sadece benim hafızamda kalması haksızlıktı. Tabiatta bile, tohumluk başkadır, yemlik mal başka, tohumluk hepsinden evvel filiz verir. Gürbüz gider, onun içi içine sığmaz. O kendi bereketini bir kaç sayılı meyvede ifade edemeyeceği için tohuma kaçar, bunu kalabalıklarla paylaşır. Ketaki çiçeğinin ve insanlara sanat yolu ile birşeyler söylemek isteyenlerin macerası işte budur.”

KÜÇÜK BİR KIZ

Safiye Erol hanım, vaktiyle Almanya'ya okumak için gönderildiği zaman onüç yaşındaymış. Orada onbeş sene kalmış, şarkiyat dok­torası yaparak memlekete dönmüş. Güzelmiş, cesurmuş, klasik Şark ve Garp dillerini, Almancayı, Fransızcayı öğrenmiş, o son darece terkipli zekası ile memleketinin, nerede durursa ve yüzünü nereye döndürürüse ışığa kavuşacağını yakın yakın görmüş.

O zamanlar Almanya’da tanıdığı ve Hindistan’ın hürriyet mücahitlerinden pek meşhur bir hintli genç, Safiye Erol hanımın körpe hayatında fırtınalar estirmiş. Onu, Brahma’nın bile tamamlayamadığı bir yolculukta erişilmez güzelliklere uçurmuş.

Evleneceklermiş... İkisi de bu aşkla mekteplerini bitirmişler. Genç hürriyet mücahidi bir gün: “Haydi” demiş, “memleketime gidelim, orada, onların bana ihtiyacı var, benim de sana ihtiyacım büyük!”

Yıllardır bu dâvetir şevki ile yaşayan genç kız, “Hayır” diye cevap vermiş, “benim memleketime gidelim, orada, onların da bana ihtiyacı var, benim de sana!

Sonun da yangın ikiye bölünmüş, biri Delhi’ye, öbürü İstanbul’a doğru, ömürleri boyunca dinmeyecek bir hasret ve ateşle yola çıkmışlar...

Ne var ki, insan bir kere böylesine sevince, artık her güzellikte, her mümkünde, her tebessümde, ekmek kokusunda, yağmur serinliğinde hep o sevdiğini görüyor, onu bulup onu seviyor. İşte o küçük ketaki çiçeği gibi tam aşkla birleşiyor.

YARIM GÜN

Evet aradan yıllar geçtikten sonra Safiye Erol, tahsil hayatının en güzel günlerinin geçtiği o puslu Alman şehirlerinden olacak, hatıraların küllenmiş varlığından habersiz, şen ve âsude... aylarca dolaştıktan sonra, birgün, birden kabarıverecek: “Şurada, şu gördüğüm binada, mutlaka yine o pansiyon odasındadır...” diye koşacak, titreyen ellerini zilin üzerinden bir türlü çekemeyecekti.

Kapıyı açan sâkin Alman kadını bir yangın halinde önünde duran misafiri derhal tanıyacaktı. “Bu evin bütün duvarları resimlerinizle dolu”

- Ama o, o nerede?

- Bu sabah yedibuçuktaki uçakla Hindistana gitti, acele çağırdırlar...”

Demek ki yarım gün evvel uyansaimiş... Ama bu işlerin demekkisi olmaz ki... Nitekim aynı gün Safiye Erol da memleketten bir telgraf alacaktı: “Atatürk öldü, hemen gelin.”

“- Vatan çağırınca ne denir?” derdi. İki dönüm noktasında bu da böyle oldu.

Safiye Erol’un şahsiyetini yapan sırrı burada aramalıdır.

CESARET

Ciğerdelen isimli romanında iç müstakil efsane vardır. Sarısipahiler, yedi peçeli ve Ciğerdelen efsaneleri. Türkçe, bugünkü imkanlarımız içinde bile usta bir ele düşünce ne seviyede bir musıki haline geliyor, bunu görmek için olsun bu efsaneleri okumak ve çocuklarımıza da okutmak gerektir.

Onun “Dineğri Pazarı” isimli romanı ise kadın kişinin ezeli macerasını bütün çıplaklığıyle dile getiren bir cesaret örneğidir. Cesaret ediyorum: kadın kısmının aşk ve topyekün hayat karşısındaki zaaflarını açık açık yazmak herşeyden evvel insanın kendine karşı kullandığı bir cesater ve açıklık meselesidir.

Üç hafta evvel, tatlı bir Cuma sabahıydı, Safiye Erol ölmüş dediler. Nasıl da rahat nasıl da olur şeylerden bahsedermişcesine konuşuyorlardı. Üç gün evvel beraberdik. Yeni bir kitabın planlarından bahsediyordu. Canlı, nazik, şevkliydi. Aramızda bu şevk daha da artıyordu. “Sizler” derdi “bana hep, üniversite hayatımı yaşıyormuşum hissini veriyorsunuz.”

ÇOK ŞEY

Müstesna bir hayvan dostuydu. Kedileri nasıl şahsiyet sahibi birer varlık olarak sevdiğini, her zaman hayranlıkla seyretmiştim. Bu dalga dalga dökülen cömert bir inanışın ve anlayışın sadece bir safhasıydı.

Bunca yıllık Avrupa’daki hayat, ondan belirli Rumelilik konusunu alamamıştı. Keşanlıydı ve bazen öyle bir keşanlı olurdu ki, bu derece mahalli bir canlılığı nasıl muhafaza etmiş olduğuna hayretle bakardım.

Ben şahsen çok, ama çok yakından tanıdığım Safiye hanımın hayat tarzından ve hayat felsefesinden çok şey öğrendim. O benim hocalarımdan biriydi diyebilirim.

Ama neden insanlar bu derece anlayışsız ve vefasız bilemiyorum. Bunu ona sorsaydım bana, insan kardeşlerine tan etme, bir anlayışsızlık varsa sendedir, diye cevap verecekti.

Ben düşünüyorum ki, Safiye Erol hanım gibi bir kıymet hayatımızdan büsbütün çekildiği zaman, kimsenin sesi çıkmasa bile, hiç değilse o, bir kadın, bir hanımefendi olduğu için ve bize pek güzel eserler kazandırmış bir romancımız diye, bilhassa kadın teşekkülleri ve sanat çevreleri onunla ilgilenmeliydi...

Ketaki çiçeği bile hayat macerasını bu kadar sessiz sedasız yaşayıp insanlığın ufkundan böylesine sessiz çekilmemişti. Bu sessizlikte ben, kaygusuzluğumuzun kadirbilmezliğimizin çizgilerini görüyor ve buna içerliyorum.